Hani bir olay yaşarsınız, nevriniz döner, vücudunuzun her bir yeri karıncalanır, burnunuzun direği sızlar, kimyanız darmaduman olur. Dün gözüme ilişen ve bu yazımın başlığını oluşturan hikayeyi pazar yazıma taşıma gereği hissettim. Bu hikayeyi bana yeni anne olmuş İzmir’li bir öğrencim göndermişti. Belli ki bu hikayenin temasını şimdiden iliklerinde hissetmişti.

Zaman ilerledikçe kısacık ömür takvimi, yapraklarını dökmekte, sevdiklerimiz de etrafımızda  her gün ilgi için fırsat beklemekte. Bizler se asla ve asla bitmeyecek bitemeyecek işlerimizin taa ortasındaki paradoksta debelenmekteyiz.

Sözü fazla uzatmadan hiyayeye geçelim:

İçeri girer girmez neşeyle bağırdı:

-Anne biliyor musun bugün yuvada ne oldu?

– Görmüyor musun ? Telefonla konuşuyorum.

Herkesin sevdiği şey birbirine benzemiyordu. Annesi telefonu, babası arabayı seviyordu.

Her şey erteleniyordu, telefon ve araba söz konusu olduğunda… Bir de eve misafir gelecek oldu mu kendisine hiç yer kalmıyordu. Nerelere gitseydi?

Annesi kapattı telefonu.

Mutfaktan tencere sesleri geliyordu. Koşarak yanına gitti:

-Sana yardım edeyim mi ? dedi, en sevimli halini takınarak. Annesi manalı manalı baktı:

Hayırdır? Bir yaramazlık mı var? Bak bir de seninle uğraşmayayım. Çok yorgunum zaten.

Yorgunluk nasıl bir şeydi ? Bazen elinde oyuncağıyla uykuya daldığında anneannesi oyuncağı yavaşça elinden alır :

Nasıl yorulmuş yavrucak. Uykunun gül kokulu kolları sarsın seni..’ diyerek alnına bir öpücük konduruverirdi.

Yorgunluk gül kokulu bir uykuya dalmaksa eğer, neden annesi kendisiyle böyle kızgın kızgın konuşuyordu.

Anneciğim yorulduğun zaman gül kokulu uykulara dalarsın. Anneannem öyle söylüyor.

Uykuya dalayım da, gül kokuları kusur kalsın. Yorgunluktan ölüyorum.Bu kelimeden nefret ediyordu.’Yorgunum, yorgun olduğumdan, böyle yorgunken’….

Anneciğim sen yorulma, diye…Yemekte konuşuruz çocuğum. Bankada işler yetişmedi. Baban gelene kadar bunları bitirmem lazım. Hadi sen oyna biraz.

Hani siz yoruluyorsunuz ya…Eeee….Bende oynamaktan yoruluyorum. Ne yapayım bilmem?
Yapılmaması gerekenleri biliyordu da büyükler, yapılması gerekenleri hiç bilmiyorlardı.

 

Işıklar söndü birden.
Annesi öfkeyle söylenmeye başladı.

Mum da yok! diye diye karıştırdı dolapları el yordamıyla.

Çocuk sırtüstü yatıp, anneannesinin köyünü düşündü. Gaz lambasının ışığında deli tavşan masalını anlatışını.

Deli tavsanın duvardaki aksini getirdi gözlerinin önüne. Anneannesi gibi iki ellerini birleştirip işaret parmaklarını yukarı kaldırarak
tavşan kafası yaptı
.

”Bak deli tavşan” diyerek parmaklarını oynattı. Yoldan geçen arabaların farları duvardaki tavşana yol açtı. Tavşan alabildiğine hür dolaştı sağda solda. Otlarla kuşlarla konuştu. Sonra yorgun düştü. Duvardaki görüntü minik avuçların açılmasıyla kayboldu. Kolu yavaşça
kanepeden aşağı sarktı.

Sonra ışıklar geldi.

Kadın çocuğun hiç konuşmadığını akıl etti. Birden kanepeye koştu. Küçücük dizlerini karnına doğru çekerek uykuya dalmıştı.

Masanın üstündeki dosyalara baktı iğrenerek. Dindirilmez bir pişmanlık doldurdu içini.

Uyandırmaktan korka korka küçük alnına bir öpücük kondurdu.

Çocuk sanki bir ipucu bekliyormuşçasına aralanan gözleriyle mırıldandı;

İşin bitince beni sever misin anne? dedi.Kadın, sevilmek için randevu alan çocuğuna bakarak sabaha kadar ağladı.

Unutmayalım ki, yaşamın en güzel yanı sevgidir. Unutmayalım ki yarın kimseye vaat edilmemiştir.

İşte böyle. Burnunun ucu yeni terlemiş, saçları nemli alnına düşmüş çocuğumuzun veya gözlerimizin içine bakan yakınımızın sevgi bekleyişi karşısında telafi fırsatını hayat bize her zaman vermeyebilir.

O halde fırsatı kaçırmadan işlerinizin başından kalkın ve şimdi, hemen şimdi en sevdiklerinizden başlayarak onlara en az bir on dakika NİTELİKLİ ZAMAN ayırın lütfen.

 

Asalet Boyda değil Soyda olmalı.
İncelik Belde değil Dilde Olmalı.
Doğruluk Sözde değil Özde Olmalı.
Güzellik Yüzde değil kalpte Olmalı…

Pazarınız mutlu, yarınlarınız umutlu olsun.

Etiketler:, , , ,